|
İnsan beyni dediğimiz organda, çok karmaşık bir mekanizma, hayat
boyu işleyip gider. Beyindeki ve vücudun diğer
kısımlarındaki milyarlarca nöron, birbirleriyle ilişki
kurarak, sinir sitemini oluşturur ve bizim tüm hayatsal
mekanizmalarımızı en üst düzeyden yürütür. Aslında, bir çok
sinir bilimcinin dahi kolay kolay hayal edemediği bir şeyi
gözümüz önünde canlandırmamız gerekiyor. Ana yapısı
hücrelerden oluşan kimyasal bir çorbadır sinir sistemi.
Fakat öyle karmaşık bir çorbadır ki, bu gün için, hem bu
çorbanın içeriği hakkında çok az bilgimiz bulunuyor, hem de
bildiğimiz ögelerin de ne iş yaptıklarını bir türlü tam
olarak açıklayamıyoruz. Ayrıca bu kimyasal çorba, nabız gibi
atan, sürekli hareket eden, dinamik, her ögesi diğer başka
bileşenlerden etkilenen ve her an kaotik (karmaşık, tahmin
edilemez) tepkiler ve işlemler yapan, amaca yönelik bir
bütünlüktür. Her hücre birbirinden bağımsız yaşayan birimler
olsa da, vücudun diğer organları ile beraber, tüm vücut ve
çevre olaylarıyla da etkileşir ve bütünlük içinde
çalışırlar. Belli yerlerdeki sinir hücresi grupları, belli
yerlerdeki başka gruplarla ilişki alindedir ve bu ilişkiler
de ihtiyaca ve bireye göre oldukça değişkenlik gösterir.
Beynin ve sinir sisteminin işleyişi, yakın zamanlara kadar,
basit elektrik devrelerine benzetilerek açıklanmaya
çalışılmıştı. Bu anlayışa göre, karmaşık da olsa, sinir
sistemi (ve tabii tüm biyolojik sistemler), anlaşılabilir ve
laboratuarda tekrarlanabilir, üretilebilir bileşenlerden
oluşmaktadır. Hatta, bazı gruplar bu anlayışı birkaç adım
daha ileriye götürerek, sinir siteminin aslında karmaşık bir
elektrik devresinden ibaret olduğunu ve üzerinde yeterli
miktarda çalışılarak, insan beynine benzer bir makine
yapılabileceğini bile söylemişlerdir. Yani, düşünen, karar
veren, sevinen, üzülen, kıskanan, hisseden ve hatta yeri
geldiğinde cinnet bile geçirebilen bir makine olmalıdır bu.
İşin garibi, bu fikir ortaya atıldıktan bu güne kadar, bunun
nasıl başarılacağı konusunda kimsenin en ufak bir fikrinin
bile bulunmaması...
Büyük bilimci Einstein'e atfedilen bir söz vardır: "Bilim
olabildiğince basit olmalıdır, ama asla daha basit değil..."
Yani, bazı süreç ve olguları olduklarından daha basit görmek
ve küçümsemek, bilimsel anlamda bizi hiçbir yere götürmez.
Unutmayalım ki, sadece bildiğimiz oranda anlayabiliriz ve,
bu gün bildiklerimizin, tüm evrendeki bilgi miktarı yanında
bir hiç olduğunu akl-ı selim sahibi tüm insanlar teslim
edecektir. O zaman, her hipotez için en az iki kez düşünmek
durumundayız demektir.
Bu kısa girişten sonra, şimdi de sinir sisteminin işlevlerine bu
işlevelrin sonuçlarına ve bildiğimiz kadarıyla bu işlevler
konusunda bizim neler yapabileceğimizi tartışabiliriz...
ALGI
Algı, tartışılması ilginç bir konudur. Yaşadığımız çevreyi
ve bu çevrenin bileşenlerini, ve hatta kendimizi nasıl
algıladığımız, derin olarak düşünüldüğünde kafa karıştırıcı
bir konudur. Şimdi anlatacağım şeyleri belki başka yerlerden
de parçalar halinde duymuş olabilirsiniz ama, hepsini bir
arada inceleyip, derinlemesine bir fikir jimnastiği yapmak
ilginç olacaktır düşüncesindeyim.
Bu günkü (ve hatta uzun süreden beri var olan) görüşlerimize
ve bilgilerimize göre, beyin, algının en üst değerlendirme
merkezidir. Bu işi yamak için, çevreden gelen uyarılara
ihtiyacı vardır. Uyarıları çevreden veya vücudun içinden
alan duyu algaçları, bu duyuları elektriksel sinyaller
halinde beyine gönderir. Beyin de bu aldığı elektriksel
uyarıları -bu gün bile nasıl olduğunu tam olarak
anlayamadığımız bir mekanizmalar ağı ile- değerlendirerek, o
uyaranın "ne demek" olduğunu belirler ve ona verilecek
tepkileri başlatır.
Az önce bahsettiğimiz "duyu algaçları" çeşitlidir. Örneğin,
etrafımızdaki ışık saçan veya yansıtan cisimleri "göz"
dediğimiz algaç vasıtasıyla algılarız. Aynı şekilde, kulak,
seslerin; deri algaçları dokunma, ağrı, ısı vb. gibi
uyarıların; vücut içindeki yüzlerce değişik tipteki algaç,
açlık, susuzluk, ağrı ve hatta moral durumu, sinirlilik,
sevgi vb gibi karmaşık duyguların, dildeki algaçlar tadın ve
burundakiler de koku duyusunun, değerlendirilmek üzere
vücuda girip, beyine gönderildiği kapılardır. İşin ilginç
yanı da burada ortaya çıkar. Şimdi bunları nasıl
algıladığımıza bir bakalım...
Biyoloji ve tıp kitaplarında bulabileceğiniz açıklamalar ne kadar
da basittir! Örneğin, gözden girip, beynin arka bölgesine
giden uyarılar, görmemizi sağlar. Bu ifadede ilk bakışta pek
bir sorun gözükmüyor. Okuyorsunuz ve "vay be, adamlar her
şeyi çözmüş" diyebiliyorsunuz. Peki ya insan beynine yakışan
bir tarzda düşünürsek ne olur?
Gözü ele alalım. Siz de bu arada diğer duyuları düşünebilirsiniz.
Göze giren ışık, gözün retina tabakasına çarpar ve burada,
çok ama çok karmaşık bir sistemle çalışan algaç
hücrelerinde, bu ışık enerjisi, elektriğe dönüştürülür.
Neden? Çünkü beyin sadece elektrik sinyallerini
yorumlayabilir de ondan. Daha sonra gözdeki sinir
hücrelerinden çıkan aksonlar (taşıyıcı uzantılar veya
elektrik kabloları), beyinin arka (oksipital) bölgesine
giderler. Burası beynin görme ile ilgili alanlarını içerir.
İşte buraya bir elektriksel uyarı verilirse veya doğal
kablolar yoluyla az önce belirttiğimiz yoldan bir uyarı
gelirse, bu uyarı, geliş yeri ve geliş sıklığına göre,
"görme uyaranı" olarak yorumlanır. Yani kısaca, bu elektrik
nereye gelirse, o alanın görevine göre yorumlanır. Bir
benzetme yapmak gerekirse, bu, herhangi bir insanı
Türkiye'de iken Türk, Amerika'da iken Amerikalı ve Uganda'da
ise Ugandalı olarak değerlendirilen bir bilgisayarın
durumuna benzer. Çünkü bu bilgisayarın tek bildiği şudur:
Bir insan neredeyse oralıdır. İşte beyin de kabaca bu
şekilde programlanmış bir süper bilgisayar olarak
düşünülebilir. Deneysel olarak, görme alanlarına elektrik
verirseniz, beyninin o alanına elektrik verilen kişi gerçek
anlamda bir ışık veya bir başka şey "görür". Ama aynı
elektriği alıp bu kez duymayla ilgili bölgeye verirseniz, bu
kez kişi "ses duyacaktır". Aynı şekilde, aynı elektrik
nereye verilirse, o bölgenin fonksiyonuyla ilgili bir yorum
yapılır. Şimdilik bu kısmı aklınızın bir köşesinde tutun,
çünkü az sonra buna yeniden döneceğiz.
İkinci bir konu algıladığımız şeyin ayrıntılarını nasıl
algıladığımızdır. Bu daha da karmaşık bir mekanizma
gerektirir. Örneğin, ışık uyaranı ilgili bölgeye geldi
gelmesine ama, bu görülen şey nedir? Hareketli midir?
Büyüklüğü, uzaklığı, yapısı, dokusu, yönelimi nasıldır?
Besin midir değil midir? Bu görülen görüntüye nasıl bir
tepki verilecektir? İşte bu ve bunun gibi daha bir çok
özellik, yine beyin tarafından tayin edilir. Bunun için ise,
beyinde ilişkilendirme alanları ve ikincil, üçüncül vb.
alanlar denen alanlar bulunur. Her türlü duyu için bunlar
geçerlidir. İşte görme örneğinde, gelen elektriksel görme
uyarısı, ana görme merkezine geldikten hemen sonra, bu
yardımcı alanlara gönderilir. Buralardaki karmaşık sinir
hücresi bağlantıları, akıl almaz bir hız ve karmaşıklıkla,
gelen bilgiyi daha önceki bilgilerle, ve diğer duyularla
karşılaştırır ve saniyenin milyonluk kesirleri içerisinde
bir karara varır. Bu karşılaştırma işleminin nasıl olduğu
ise hala bir sır. Örneğin, dışarıdan elektrik vererek,
kabaca duyuları taklit edebileceğimizi biliyoruz. Fakat ne
kadar ince bir elektrik akımı verirsek verelim, kişiye,
sözgelimi annesinin veya bir sandalyenin görüntüsünü
gösteremeyiz. Şu an yapabildiklerimiz sadece kaba ışık
patlamaları olacaktır.
Algıyla ilgili son bir konu daha var ki, biraz felsefe kokan ve ilk
duyuşta kavranması biraz zor olan bir mesele. Ama belki de,
kavrandığı anda, insanın her şeye bakışını da
değiştirebilecek kadar ilginç bir konu bu. Olabildiğince
kısa bir biçimde bu konuya göz atalım:
Gene görme örneğini ele alalım. Göze giren ışık, gözden beyine bir
elektrik sinyalinin gitmesine sebep olur ve bu sinyal, görme
merkezine giden kablolarla taşındığı için, görüntü olarak
yorumlanır. Bir sandalyeye bakalım. Bu sandalyeden yansıyan
ışık, gözümüze girip, elektrik halinde beynin ilgili
bölgesine ulaştıktan sonra, beyin bu uyarıyla ilgili tüm
işlemleri yapar ve o uyaranın bir sandalye görüntüsü
olduğuna karar verir. Ya da aynı şekilde, yüksek bir tepeden
bir ovayı seyrederken, görüntüler yine beynimiz tarafından
anlamlandırılıp yorumlanır. Şimdi de, baktığımız nesne veya
manzarayı bir kenara bırakıp, beynin içinde olanlara
bakalım. Bir elektrik sinyali geliyor, değerlendiriliyor ve
bunun bir görüntü olduğuna karar veriliyor. Dışarıdaki
görüntüyü bir an unutursak, beynin bunu nasıl yaptığı
konusunda hayrete düşmememiz imkansızdır. Sadece sırayla
gelen elektrik sinyallerinden, yemyeşil bir ova görüntüsünü
üretebilmeyi, tamamen karanlık bir muhafaza içinde bulunan
beyin nasıl becerebilir? Evet, beyine hiçbir şekilde ışık
ulaşmaz, çünkü kat kat zarlarla paketlenmiş olarak,
kafatasının içinde bulunan bir organdır beyin. Peki nasıl
olur da beyin ışık "görür"? Az sonra... :-)
Haydi, düşünce gücümüzü biraz daha zorlayarak, hayali bir
deney yapalım. Bu deneyde, gözden gelen sinir kablolarını
gittikleri yerden çıkarıp, örneğin duyma ile ilgili beyin
bölgesine bağlayalım. Ne olur? Evet, tahmin edileceği gibi,
bir ovaya bakarken, görüntü yerine sesler duyarız. Kulaktan
gelen kabloları da görme merkezine bağlarsak, artık
rahatlıkla, konuşmaların rengini ve şeklini görüp,
manzaranın sesini duyabiliriz.
Nasıl? Bence karmaşık. Buraya kadar bahsettiğim şeyler benim
görüşlerim değil, sadece modern sinir bilimlerinin
söyledikleri; yani bilimsel veriler. Buradan çıkarılabilecek
bazı sonuçlar da mevcut. Hem de bu sonuçlar, yenilir yutulur
türden değil. Bu sonuçları çıkarmadan önce, dünyanın
algıladığımız kısmının ne kadar dar olduğunu tekrar
hatırlatmak istiyorum. Gözle görünür halde olan ışık, sadece
450-700 nanometre (milimetrenin miyarda biri) dalga boyuna
sahip ışınların arasında yer alanlardır. Halbuki, dalgalar,
teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce dalga boyuna sahip
radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta dağılmıştır.
Yine duyabildiğimiz sesler, 10-10000 Hz (bir saniyedeki
döngü sayısı) arasında yer alırken, bundan çok daha farklı
frekanslara sahip sesler bulunmaktadır. Her duyu için bu
daracık aralıklar geçerlidir. Acaba, kızılötesi ışınları da
görebilseydik, o zaman bir çiçeğe baktığımızda nasıl bir
görüntü algılardık? Bunu kimse bilemez. Yani, gerçek dünya
ve evren, şu anki kısır algılama araçlarımızla
algıladığımızdan çok daha farklı bir yer. Ama nasıl bir yer?
Açıkçası, benim bu konuda herhangi bir fikrim yok...
Artık tartıştıklarımızdan bir sonuç çıkarabiliriz. Algı
dediğimiz şey büyük oranda bir yanılgıdan ibarettir. Evreni
gözlemleyen bir yaratık olarak, algı araçlarımızın
kısıtlılığı nedeniyle, gerçek evrenin çok ilişkisiz bir
temsilini seyretmek zorunda kalıyoruz. Hiçbir şey aslında
(gerçekte) gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz, tattığımız,
kokladığımız, anladığımız veya dokunduğumuzda hissettiğimiz
gibi değil. İşin kötü yanı, görmediğimizi hayal edememe
özelliğimizden dolayı, gerçekte bunların nasıl oldukları
konusunda da bir fikir yürütemiyoruz. Bir ovayı
seyrettiğimizi zannettiğimiz zaman, aslında, o ovadan
kaynaklanan veya ondan yansıyan, algılama aralığımız
içindeki uyaranların beynimiz içinde oluşturduğu, ovanın
"gerçek haliyle" çok zayıfça ilgili bir görüntüyü seyrediyor
ve onu algılıyoruz. Demek ki, aslında var sandığımız hiçbir
şey, o haliyle var değil. Eski çağlarda, "aslında hiçbir şey
gerçek değildir" diyen filozoflar tamamen haksız mıydı
acaba?
Kısacası, dışarıda gördüğümüzü (duyduğumuzu, dokunduğumuzu vb.)
sandığımız herhangi bir nesne, aslında sadece bizim içimizde
bir yorum. Yani tepesinde durduğumuz tepe, aslında belki de
beynimizin bir oyunu. Nasıl ki sinemada bir film
seyrederken, hızla birbiri ardına gelen hareketsiz
görüntüleri beynimizle birleştirip, şuursuz olarak hareket
görüyorsak, benzer bir yanılsama burada da geçerli.
Kabullenmesi zor ama, gerçek bu. En azından gerçeğin bir
kısmı.
GERÇEKLİK
Modern fizik okumayı gerçekten çok severim. Fizikçi
olmadığım ve yarısından çoğunu anlamadığım halde, teorik
fizik ve de özellikle kuantum fiziği yazılarını okumak bana
büyük bir haz verir. Bunun bir sebebi de, sanıyorum, "aptal
akılcılar" tarafından senelerce küçümsenip, akıllı
insanların dikkatlerinden kaçırılan kimi gerçeklere işaret
etmesi. Artık, madde ve enerji denen olguların, aynı yapının
ayrılmaz parçaları olduğunu ve aralarında dönüşümler
bulunduğunu biliyoruz. Madde ve enerji gibi bir ayrım artık
teorik düzeyde yok. Her şey birbiri ile bağlı ve devamlı.
Enerji ve madde sürekli birbirine dönüşüyor. Ayrı ayrı
tanımlayıp algılamaya alıştığımız ve isimler verdiğimiz tüm
öğeler, aslında tek bir gerçeğin, bize görünen farklı
yansımaları. Ama bunlar, gerçekle karşılaştırıldığında, son
derece küçük ve anlamsız temsil ve yansımalar. Bunları artık
mistikler ve din kitapları değil, 20. Yüzyılın sonunda
fizikçiler söylüyor. Yani, neredeyse modern bir tapınak
haline gelmiş olan bilim, geleneksel yöntem ve
anlayışlarının kendisine yetmediğini, kendi kendine itiraf
etmek zorunda kalıyor.
Bilimsel bilginin temeli deney ve gözlemdir. Gözlem, doğadaki
hadiseleri olduğu gibi inceleyip, bu oluşlardan bir sonuç
çıkarmaktır. Deney ise, doğanın bir parçasını laboratuara
taşır. İlgilendiği hadise üzerine etkisi olabileceği
düşünülen etkenlerle oynayıp onları değiştirmeye çalışarak,
gerçek olayları değişik şartlar altında sınayan bilim adamı,
deneyden elde ettiği verilerle, gerçek evrenin kuralları
konusunda bir yoruma varmaya çabalar. Benim bile
hatırlayabildiğim yakın bir zamana kadar (ve hatta yer yer
bu gün bile), bu anlayışla yürüyen pozitif bilim, adeta tek
gerçek bilgi kaynağı olarak kabul edilmekte ve her şeyi ama
her şeyi açıklayabilecek bir araç olarak algılanmaktaydı.
Bilimciler böyle düşünmekte tamamen haksız da değillerdi.
Öyle ya, birkaç yüzyıldır, batıdaki kilise egemenliğinden
kurtulan hür insan aklının tamamen hür bir biçimde ürettiği
bilimsel bilgi, bir çok sorunu çözmüş ve bilinmezlerin büyük
bir kısmını bilinir yaparak, bir çok fayda sağlamıştır. Bu
gün iki yıllık yolu 2-3 saatte kat edebiliyorsak, bu modern
bilimin verileri sayesinde olmuştur. Ama, çok gelişmiş ve
modern bir elektrikli süpürgenin, sırf çok gelişmiş bir
elektrikli süpürge olduğu için, mutfakta yemek pişirirken
bile kullanılmaya kalkışılması gibi bir işte karşılaşılacak
olan kaçınılmaz hüsrana benzer bir şekilde, pozitif bilimin
de yeteneklerini abartan insanoğlu, bir süre sonra,
kendisinin bina ettiği dar bir hücrenin duvarları arasında
sıkışıp kaldı. Elbette, bilim insanoğlunun etkinliklerinin
en iyilerinden biriydi ama, klasik anlayışlar, sıradan
yöntemler artık fayda etmemeye başladı. Newton neredeyse bir
fizik peygamberi iken, bu gün doğru ve yanlışları ile bilim
tarihindeki yerine oturmuştur. Aynı akıbet, Darwin, Maxwell,
Bohr, Einstein, Hawking ve diğer tüm bilimciler için de
kaçınılmazdır. Eğer kullandığımız araç insan aklı ise,
yanılmaya mahkumuz...
Az önce bahsettiğimiz algı konusuna geri dönelim ve bunu, şimdiki
bilim tartışmamız ile birleştirmeye çalışalım. Algılarımızın
sınırlı olduğunu biliyoruz. Hatta sınırlı kelimesi, bizim
sınırlarımızı anlatmak için hiç de yeterli değil. Tüm
duyularımız ve yapay araçlarımızla bile, evrenin çok ama çok
soluk, binlerce perdeden geçen bir hayaliyle meşgul
durumdayız. Ama, bu evrenin çok güzel bir özelliği var. Ne
kadar küçük bir parça veya temsil üzerinde çalışılırsa
çalışılsın, gerçeğe ulaşma şansı her zaman var. Çünkü
yaşadığımız evren -modern fiziğin bize ima ettiği şekliyle-
birbiri içinde girişken bir yapıda. Yani en küçük parçadan,
atom altı düzeylerden, tüm gerçekliği seyretme imkanına
sahibiz. Yeter ki uygun bir anlayış tarzı ile bakmasını
bilelim.
Bana oldukça saçma gelen bir nokta, algılarımızın bu kadar sınırlı
olduğunu ortaya koyan modern bilimin, yine bu algıların ve
maddesel gözlemlerin sonucunda elde edilen sonuçları
değişmez gerçekler olduğunu iddia edebilmesi. Gerçi bunu
bilim değil, bazı "bilimci"ler yapıyor ama, biz genel
konuşalım. Bu nasıl bir çelişki? Peki bunu kimse fark
etmiyor mu? Elbette fark ediyor ama, başka sebepler de var.
İnsanoğlu eskiden beri bilinmeyenden kokmuş. Hala da
korkmakta. İnanmayan, Hollywood yapımı korku filmlerinin
konularına bir göz atabilir. Çoğu korku filmi, bilmediğimiz,
hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı (yani modern bilimin
bize hiçbir şey söyleyemediği) konulardan kaynak alır:
Cinler, periler, hortlaklar, dış dünyalı yaratıklar,
şeytanlar, akıl hastaları (evet, akıl hastalıklarının bir
çoğu da bilinmezler arasındadır) vb... Bu konulardan yola
çıkılıp korku filmleri yapılıyor, çünkü insanlar bunlar
hakkında bir şey bilmediklerinden dolayı korkuyorlar.
Özellikle, materyalist bilim anlayışı tüm eğitim (veya
şartlandırma) basamaklarına sinmiş olan batı toplumunun
bireylerinin, bu tip konulardan ödü patlar! Doğu toplumları
ise kendilerine göre bu konulara karşı bağışık olduklarından
ve her zaman ister istemez metafizik düşünce tarzıyla
yoğrulmuş bir yaşamı yaşadıklarından, bu konulardaki
korkuları daha azdır. Bu yüzden, örneğin ülkemizdeki
sinemalarda oynayan yabancı korku filmleri genellikle büyük
şehirlerde rağbet görür. Kırsal kesim insanlarını cezbetmez
bu konular. Peki bunun konumuzla alakası ne? İşte bilinmezin
verdiği bu korku, üç temel şekilde altedilebilmektedir.
Birincisi, veya daha eski olanı, "ötelere" inanmaktır. Aşkın
varlık veya varlıklara inanıp, bilinmeyen her şeyi kayıtsız
şartsız onların tasarrufuna vermek, insanoğlunu rahatlatan
bir yoldur. Sebebi sorgulanamaz çünkü, kaynak zaten
aşkındır. Var olan duyu algı ve bilgiler onun anlaşılmasında
yetersiz kalır. Bunun isbatı veya çürütülmesi de söz konusu
değildir, çünkü bu kabul dogmatiktir, öyle olduğu kabul
edilir ve bu toplulukları ve fertleri rahatlatır.
İkinci çözüm, temelde, az önce bahsettiğim birinci çözüme tepki
olarak ortaya atılmış bir çözümdür. Bu anlayışa göre,
bilinmeyen her şey, henüz anlaşılamamış, ama akılla
çözümlenebilir bileşenlerden oluşan olaylardır. Yani,
anlayamayacağiımız hiç bir şey yoktur, sadece "henüz
çözemediklerimi" vardır. İşte özetle bu ifade, yakın zamana
kadar kayıtsız şartsız saltanat sürmüş olan, katı-akılcı,
pozitif bilimcilik anlayışının da temelini oluşturur. Gerçi
biraz paradokslara meraklı okuyucular, bu ifadenin altında
yatan paradoksu hemen göreceklerdir. Bilinmeyen şeylerin
"bir gün bilinebileceği" düşüncesi tamamen dogmatiktir ve
hiç bir bilimsel kanıtla temellendirilemez. Daha önce
bilinmeyen kategorisinde yer alan olayların, akılcılıkla
bilinir hale getirilmiş olduğunu düşünsek bile, bu durumun
her şeyi kapsayacağını kabul etmenin, aynen birinci çözümde
olduğu gibi tamamen dogmatik ve rahatlatma amacına yönelik
bir kabulden başka bir şey olmadığı ortadadır. Kısaca
söylemek gerekirse, çoğunluğu, birinci çözümü doğrudan
"ilkellik" olarak niteleyenlerden oluşan bu ikinci çözüm
savunucularının çözümleri de en az o kadar dogmatik ve
bilimsel anlamda geçersizdir.
Ama hepsi bu kadar değil elbette ki. Bir üçüncü çözüm daha
var. Fakat bu çözümü görebilmek için, insanın kendi
yapısında var olmayan, kendi biyolojik varlığıyla
bağdaşmayan suni korkulardan, onun olmayan amaçlardan ve
garip, altı boş arayışlardan kurtulmak, yani gelişkin bir
düşünce yapısına sahip olmak gerekli. Yukarıdaki çözümlerin
ne kadar temelsiz olduklarını bir kez daha düşünüp, modern
bilimsel bilginin ışığında, insanın elindeki cihazlarla
neleri yapıp neleri yapamayacağını düşünmek, aslında akıllı
bir insanı, doğrudan bu üçüncü çözüme götürebilir. Ben
kendimce bulduğum bu çözümü şu şekilde ifade edebilirim.
"Her şeyi kendi gerçeği ile anlamanın sırrı, anlamaya
çalışanın kendi sınırlarını bilmesinden geçer". Evet,
algının sınırlılığı, korunma ihtiyacı gibi konulardan sonra
vardığımız nokta burası. Algıları sınırlı, anlayışı bağımlı
ve bilgi kaynakları değişken olan insanoğlunun, itiraf
etmeye çoğu zaman çekinse de, kolayca fark edebileceği bir
durumu var. O da "aciz" olması. Sınırlı bir yaratık olarak,
yapamayacağı şeylerin mevcut olduğunun bilincine varması hiç
de zor değil.
Bu üç çözümden birini tercih etmek durumunda değiliz elbette ki.
Herhangi birisi de, bunların üçünün dışında bir rol
önerebilir benliğine. Örneğin, "adam sen de, sana ne? Seyret
televoleni, hafta sonlarında gazetelerin verdiği sosyete
eklerine bakarak salya bezlerini çalıştır, kim daha yüksek
sesle bağırırsa ona inan, devlet babaya güven, gazetenin
önce spor sayfasına bak, dayağın cennetten çıkma olduğunu
aklından çıkarma, sanatı aşağıla, okuma ama televizyonu da
ihmal etme, vs, vs..". Eğer Türkiye Cumhuriyeti sokaklarında
gezerseniz, entel barlarda bir iki muhabbete şahit
olursanız, bir kaç yeni dönem Türk filmi seyreder de yeni
sorunlarımıza daha yakından vakıf olursanız, gazete bayileri
önündeki beleş kuyruklarına daha dikkatli bakarsanız ve en
çok satan gazetenin hangi marifetiyle en çok sattığına
dikkat ederseniz, maça gider de oynanan karşılaşma yerine
tribünleri seyrederseniz, televizyonunuzu açarsanız, Reha
Muhtar'lar ile tanışırsanız ve de en son TBMM'ni bir
dolaşırsanız, hem bu tip alternatif çözümlerin bir sürüsüyle
rahat rahat tanışır, hem de bir yerlerde otururken
yanınızdakine "noolcak bu memleketin hali" diye sormaktan
kurtulmuş olursunuz.
Kısacası, bilim toplumu olmak ya da olmamak.... İşte esas sorun
burada yatıyor. Sorgulayan, anlayan ve kendini bilen
fertlerden oluşan bir toplum, elbette ki yetmiş küsür yıl
aynı yüzler tarafından yönetilmeyi kabul etmez. Böyle bir
toplum elbette ki haber bülteni çığırtkanlarının patrondan
yazılı repliklerine göre hayat felsefesi düzmez. Ve elbette
ki ancak ve ancak böyle bir toplum, 21. yüzyılda kendi
başına karar verebilecek bir düzeye gelir. İşte tüm bunların
anahtarı da, kanımca, fertlerin kendini anlamasından geçer.
Zor bir şey önerdiğimin farkındayım ama, inanın, bir kez
tadıldığı zaman kesinlikle başka lezzete yer bırakmayan bir
lezzettir bu. Kendini bilmenin lezzeti. Yunus'un anlattığı,
tarihimizin yakından bildiği ama her nasılsa bizim
unuttuğumuz bir lezzet. Şimdi bu lezzetin tarifi burada
biraz değişik belki ama, herkes kendi tarifini yapmakta
özgür, öyle değil mi?
DUYGULAR
Duygular, her gün ve her an iç içe yaşadığımız, çeşitlerine
isimler verdiğimiz ve onlarsız insan olamayacağımız bir
takım kavramlar. Sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık,
intikam ve daha ayırdına varamadığımız niceleri. Bilim yapan
veya entellektüel düşünmeye çalışan insanlar, duygular
konusunda da çağımıza özgü bir paradoks yaşamaya
mahkümdurlar. Duyguların genellikle nesnel tabanları yoktur.
Örneğin, aşk için canını vermek, hiç bir mantıksal temelle
bağdaşmaz. Ama, insanın doğasında bu ve buna benzer bir dizi
garip özellikler vardır. Sorun bunların kaynağının nesnel
veya mantıksal olmaması da değildir aslında. Sorun,
bunlarsız olamayan insanoğlunun, evreni bunlar olmadan,
sadece akılla anlamaya çalışmasıdır. Neden mi?
Akıl, elimizdeki araçlardan sadece bir tanesidir. Veya en azından
şimdilik öyle düşünelim. Akıl, mevcut verilerden hareketle,
bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışır. Genellikle
nedenselliğe, yani neden sonuç ilişkisine göre çalışmaya
şartlanmıştır. Genel bir akıl çalışma şeması, mantık
derslerinde gördüğümüz önermelerin tümünü sınayabilecek bir
takım sorgulama devreleri içerir. Akıla göre "şu şudur, bu
budur, öyleyse şu da bu olmalıdır" şeklinde bir mantık
işler. Sonuca gitmek için tek araç, değişik yollardan
toplanan verilerdir. Bu verileri toplama yollarının ne
derece güvenilir olduğundan da yukarıda bahsetmiştim. İşte
akıl, (biraz abartmış da olsam) yetenekleri bu kadar olan
bir araçtır (burada dikkat: akıl olmadan hiç bir şeyi
anlamak mümkün olmaz, yani akılı da yadsımak mümkün
değildir, ama sınırlarını bilirsek).
Şimdi, sağ elimizi kaldırıp bakalım. Anatomik yapısı el'den
beklediğimiz tüm işlevleri yerine getirebilecek bir
tarzdadır. Tutma, kavrama, yazma, sayfa çevirme vs. Ayrıca
bildiğimiz gibi, alet yapabilmesi ve kullanabilmesi
açısından, insana diğer hayvanlara göre önemli bir üstünlük
sağlayan da bir organdır el. Ama el sadece bu işe yarar.
Midenizdeki yiyecekleri sindirmek için elinizi
kullanamazsınız. Bunun için, midede asit salgılayan mide
hücrelerine ihtiyacınız var. Bunun yanında, sadece insana
değil, hangi canlıya bakarsanız bakın, vücudundaki her
eleman ayrı bir iş görür. Gereksiz bir parça bulunmaz (apendiks
falan diyen arkadaşlar varsa, histoloji ve immünoloji
kitaplarını karıştırmalarını öneririm). Zaten, vücutta
lüzumsuz bir parça bulunması, bu günkü biyoloji bilimi ile
çelişir. Pekala, bunların konumuzla ne alakası var?
İnsan sadece, eli, ayağı, midesi, beyni vb. olan bir canlı değil.
Hisleri de var. Ne kadar anlaşılmaz ve ne kadar karmaşık
olursa olsun, göz ardı edilemeyecek kadar etkili araçlardır
duygular. Fakat, onalrın ne işe yaradıkları da düşünülmeli.
Öyle ya, aşk diye bir duygu, yeri geldiğinde, organizmanın
sağlığını ve hayatını tehlikeye düşürecek bir hal alıyorsa,
burada bir mantıksızlık var demektir. Acaba bunlar, daha
kompleks bir anlayış düzeyinin düşük seviyeli izdüşümleri
olamaz mı? Yani bunlar, göründüklerinden başka işlere de
yarıyor olabilirler mi?
Özellikle batıda, yeni bilimsel verilerin ve kuramsal fiziğin
geldiği son noktalarda garip bir takım bulgular ortaya
çıkaran bilimciler, bunlara anlam katabilmek adına, son
20-30 yıldır, değişik yollara baş vurmaya başladılar.
Bunlardan bir tanesi de, geçmişin öğretilerine bir göz atmak
oldu. Özellikle, 60'lı ve 70'li yıllar kavşağında yaşayan ve
uzakdoğu inançlarının değişik uyarlamaları ile tanışarak
yepyeni dünyalara adım atan gençler, ileriki yıllarda, elde
ettikleri bulgularla eski felsefeleri arasında enteresan
bazı benzerlikler farkettiler (bkz: Yeni Bir Düşünce;
Fritjof Capra). Bu benzerlikler, özellikle derinleşildiğinde,
insanı şaşırtıcı boyutlara ulaşabiliyordu. Eskiden büyülü
sözler gibi duran kimi ifadeler, yeni bilimin bulguları ile
çoğu kez bire bir örtüşen esrarlı tesbitler haline gelmeye
başladı. İşin garibi, siklotronlarla, yüksek matematik
denklemleriyle, süper bilgisayarlarla çalışan bu
araştırıcılardan binlerce yıl önce ortaya atılmış bu
verilerin tek kaynağı, -kaynaklardaki ifadeyle- meditasyon
ve derin düşünce -bazen de ilham veya vahiy- idi. Örneğin
Budizm, Taoizm gibi populer kültüre çoktan malolmuş
öğretilerin, garip ve hatta hayrete düşürücü sözler
söyledikleri ortaya çıktı. Bu sözlerin tümünün ortak olan
bir noktası da şuydu ki, bunları söyleyenler, deney ve
gözlemlerle değil, kendi içlerine dalarak
gerçekleştirdikleri okuma, dinleme, meditasyon ve derin
düşünceler sonucu geliştirdikleri "hisler" ile
konuşmuşlardı. Zaten ilginç olan da buydu...
Amacım elbette ki, içsel fikir yoksunu batılı bilimciler gibi, doğu
mitlerini büyütmek ve reklamlarını yapmak değil. Şöyle bir
sonuç çıkarımı benim kulağıma daha hoş geliyor: Demek ki,
insanı gerçek bilgiye yaklaştırmada, hislerin de bir
fonksiyonu pekâla olabilir. Yani, bilgi alımında, bir başka
kaynağın, başka boyutların varlığının işaretlerinin de
sezilmesi gerektiği düşüncesi...
KAYNAK:
Sinan Canan, Şubat 1999
Daha geniş
bilgi için aşağıdaki sayfaları inceleyebilirsiniz.
Beyin Haritalaması
(QEEG)
Manyetik Uyarım
(TMU)
Neuro-Biofeedback
Zihinsel Eğitim (RehaCom)
Klinik Testler
Konu Hakkında Testler için
Tıklayınız....
Akıl-Beyin-Kültür.... Güncel Haberler
|