|
Sinir
sistemini genel olarak, merkezi ve çevresel (periferik)
sinir sistemi olarak iki kısma ayırmaktayız. Çevresel
sistem, vücudun her yanından alınan duyu (tat, dokunma,
görme, işitme, vücudun pozisyonu, ağrı, ısı, titreşim vb)
bilgilerini merkeze taşıyan ve merkezden çıkan emirleri kas
veya salgı bezi gibi ilgili yerlere götüren sinir
kablolarından oluşur. Yani çevresel sinir sistemini (o kadar
basit değilse de) bir veri taşıyıcısı olarak düşünebiliriz.
MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN GENEL HATLARI
Merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik, üç katlı bir
zar yapısı ile çevrelenmiş durumdadır. Bu zarlar dıştan içe
doğru dura mater (sert zar), araknoid
(örümceksi) zar ve pia mater (ince zar) olarak
sıralanırlar. Bu üç kılıf, kesintisiz bir biçimde tüm
merkezi sinir sistemini sarar ve çevresel sinir sisteminde
de hafif yapı ve işlev değişiklikleri ile devamlılık
gösterir.
Şekil 1.
Beyni saran zar sistemleri ve kan beyin engeli.

Araknoid zarın iç kısmı, ince uzantılarla ve adeta bir
örümcek ağı yapısında bağlantılarla doludur. Zara adını
veren de zaten bu özelliktir. Araknoid zar, bu uzantıları
aracılığıyla pia mater'e bağlanarak, arada bir boşluk
oluşmasına neden olur ki bu boşluk da "subarachnoid boşluk"
adını alır (sub eki, "altında" anlamındadır). Bu boşluk ise,
tabirin aksine boş değil, "beyin omurilik sıvısı" (BOS)
denen bir sıvı ile doludur. Bu sıvı, sinir sistemi dokusunun
beslenmesi ve atıklarının atılmasında hayati öneme sahiptir.
Ayrıca, sinir sisteminin tamamını saran bu zar yapısı ve
içindeki sıvı dolu bu bölmeler sayesinde, sinir sistemi bir
bütün olarak sıvı içinde yüzer durumda bulunur ve böylece
hem darbelere karşı emici bir tamponla korunmuş, hem de bu
yumuşak ve nazik doku kendi ağırlığı dolayısıyla hasar
görmesini engelleyecek bir yastık sistemiyle donatılmış
durumdadır.
Beyni
besleyecek olan kan damarları beyin dokusuna girerken bir
çeşit yapı değişikliğine uğrayarak, duvarlarından hiç bir
maddenin kontrolsüz geçmesine izin vermeyecek özel bir yapı
kazanırlar. Bu yapı, sinir hücrelerinin yardımcıları olan
glia (bkz aşağıda) hücreleri ile dış kısımdan da
desteklenerek, "kan beyin engeli" dediğimiz özel bir yapının
oluşmasını sağlarlar. Bu sayede çok hassas bir organ olan
sinir sistemi, kandaki zararlı ve istenmeyen maddelerin
taarruzundan da korunmuş olur (Şekil 1).
OMURİLİK:
Merkezi sinir sistemi; kararların verildiği, etraftan gelen
verilerin yorumlandığı, algılamanın ve diğer bütün zihni
fonksiyonların yerine getirildiği bölgeleri içeren karmaşık
bir işlevsel yapılar bütünüdür. Merkezi sinir sisteminin en
"basit" kısmı, omurilik dediğimiz ve sırtımızdaki omur
kemikleri arasında aşağıya doğru uzanan tüp şeklindeki
yapıdır. Bu yapı, etraftan gelen bilgilerin merkezi sinir
sistemine girdiği ve merkezden gelen emirlerin çevresel
sisteme aktarıldığı yerdir. Aynı zamanda, refleks dediğimiz,
ani ve istemsiz hareketler de, bu organ tarafından kontrol
edilir. Omurilik temel olarak, orta kısmında ince ve boylu
boyunca bir kanal; kanalın etrafında, eninde kesildiğinde
kelebek gibi görünen bir gri madde; ve bunun etrafında ise
beyaz madde kütlesinden oluşan, tüp şeklinde bir yapıdır.
Ortadaki kanal, beynin içinde bulunan, ventrikül (karıncık)
adı verilen ve besleyici bir sıvı olan beyin omurilik sıvısı
(BOS) ile dolu olan boşlukların, omurilik içindeki devamıdır
ve aynı sıvıyla doludur. Kanalın etrafında bulunan gri
madde, esas olarak sinir hücrelerinin gövde kısımlarını
içerir. Buradaki sinir hücreleri, çevresel sinir sisteminden
gelen ve merkezden dışarıya gönderilen verileri
değerlendirilerek, nereye ve ne şekilde gönderileceklerini
belirleyen karmaşık elektriksel devreler oluştururlar.
Bu
fonksiyonu anlamak için basit bir örnek verelim: Diyelim ki
elimizde bir dondurma var ve bunu ağzımıza götürüp yemek
istiyoruz. Bunun için, kolumuzu ağzımıza doğru bükmemiz
gerekiyor. Biz bu kararı beynimizde verdikten hemen sonra,
beynimizden, kolumuzu bükecek olan pazu kaslarına doğru bir
kasılma sinyali gönderilir. Fakat bu sinyal, kola gelmeden
önce, omurilikteki sinir hücrelerine aktarılır. Burada, yani
omurilikte bulunan elektriksel devreler, bu sinyali alarak
birkaç iş yaparlar. Öncelikle, pazu kaslarına bir uyarı
gönderirler. Ama bu arada, kolun bükülebilmesi için, kolu
açmaya, yani ağızdan uzaklaştırmaya yarayan arka kol
kaslarının da gevşemesi gerekir. İşte, omurilikteki
devreler, pazu kaslarına “kasıl” emrini gönderirken, aynı
zamanda, kolu açan kaslara kasılma emri veren omurilik
hücrelerine de “dur” emri verirler. Dolayısıyla kolumuz,
ağzımıza doğru yaklaştırılmış olur. Bu sırada, dondurmayı
tam ağzımıza isabet ettirebilmemiz için, kaslardaki durum
duyusu (proprioception) algılayıcı algaçlardan merkeze
gönderilen uyarılar başta olmak üzere, bir çok ek işlev
devreye girmelidir. Bu karmaşık ağın tam olarak eksiksiz
çalışabilmesi halinde, dondurma yeme işlemimizi normal bir
biçimde tamamlayabiliriz.
Refleks
dediğimiz ani hareketler de, yine omurilik içindeki benzer
devreler aracılığıyla, şuursuz ve hızlı bir biçimde cereyan
ederler. Şuursuzdur çünkü, hareket kararı beyinden değil,
omurilikten gelir; ve hızlıdır, çünkü, beyine gidip geri
dönmeye oranla çok daha kısa bir yol izler. Eğer bu
mekanizma omurilikten değil de beyinden yönetilseydi,
yanlışlıkla bir sobaya dokunduğumuz zaman, elimizi ancak
belki de ciddi biçimde yandıktan sonra oradan
çekebilecektik!
BEYİN
SAPI:
Merkezi sinir sisteminin ikinci kısmı, beyin sapı olarak
adlandırdığımız bölümdür. Bu yapı, bir çok alt birimden
oluşan ve omuriliğe göre daha karmaşık hücre bağlantıları
içeren bir yerdir. Anatomik olarak, omurilikle beyini
birbirine bağlayan bir köprü gibidir. Bu bölge, temel hayati
fonksiyonların yürütülebilmesi için vazgeçilmez öneme
sahiptir. Nefes alıp verme, kanın damarlarda dolaşması,
kalbin atım düzeni, uyku ve uyanıklık, dikkat ve bunun gibi
bir çok önemli etkinlik, beyin sapı dediğimiz bu bölgeden
kontrol edilir.
 
Şekil
2.
Merkezi sinir sisteminin ana bölümleri.
ARA
BEYİN:
Beyin
sapının üst kısmında, ara beyin
denen bölge yer alır. Ara beyin, bildiğimiz o kıvrıntılı
beyin yarım kürelerinin iç kısmını dolduran bir çok farklı
bölgenin oluşturduğu bir yapılar topluluğudur. Bu bölgeler,
öğrenme, hafıza, açlık-susuzluk, vücudun iç dengesinin
korunması, vücuttaki hormon sistemlerinin kontrolü,
heyecanlar, duygusal tepkiler, duygulara göre vücudun iç
ortamının düzenlenmesi gibi çok önemli fonksiyonlar
yürütürler. Bu ara beyin bölgelerinin çoğu, az önce
bahsettiğimiz, sıvı dolu beyin içi boşluklarının (ventriküllerin)
etrafını sarmış vaziyette bulunur (Şekil 3'de gösterilen
pons ve tegmentum'u da içine alan bölüm).
Şekil
3.
Merkezi sinir sisteminin diğer bazı bölümleri.
LİMBİK
SİSTEM
"Kabuk
altı" (subcortical), yani, birazdan bahsedeceğim beyin
kabuğunun altında kalan yapılardan bazıları, ara beynin
etrafında onu bir halka gibi saran, işlevsel bir birliktelik
oluşturmuşlardır. Bu yapıya, özel olarak Limbik sistem
(latince: limbus= halka, sınır) adı verilir. İşte bu limbik
sistem içinde yer alan hippokampus, amigdala, forniks,
mamillar cisim, septum, cingulat kabuk gibi yapılar,
heyecansal ve temel zihni fonksiyonları yürütürler. Örneğin
sinirlenince kontrolümüzü kaybetmemize sebep olan yapılardan
en önemlisi, burada bulunan amigdallerdir; veya,
öğrendiğimiz herhangi bir şeyi hafızaya almamızı, buranın
bir üyesi olan hippokampus sağlar (daha sonra ayrıntılı
olarak bahsetmeye çalışacağım). Ara beyinde ayrıca, vücuda
giden emirlerin düzenlenmesinin yapıldığı ara merkezler de
bulunur.

Şekil
4.
Limbik
sistemin beyin lobları içerisindeki yerleşiminin yansıtma
şeması.
BEYİN
KABUĞU (Cortex):
Merkezi sinir sisteminin en üst kontrol noktası ise, işte o
beyin dediğimiz zaman aklımıza gelen kıvrıntılı yapıdır. Bu
yapının adı beyin kabuğudur (korteks). En üst kısımda
bulunur ve orta beynin etrafını sarar. İşlevlerinin henüz
çok azını ortaya çıkarabildiğimiz bu bölge, genel olarak,
"yüksek beyin işlevleri" dediğimiz işlevleri ve
algılamayla-değerlendirmeyle ilişkili temel görevleri
yürütür.
Şekil 5.
Beyin
loblarının genel sınırları.

İşitme, görme, vücut duyuları gibi belirgin işlevlerin,
beyin kabuğunun özel bölgeleri tarafından işlendiği uzun
yıllardan beri bilinmektedir. Örneğin gözden gelen görme
sinyallerinin görüntüye dönüştürülmesi, artkafa lobundaki
beyin kabuğu bölgesince yapılır. Benzer şekilde işitme
duyusu ile ilişkili bölgeler de şakak lobu üzerinde
yerleşmiştir. Motor alanlar, özellikle istemli hareketlerin
başlatılması ve icra edilmesinde önemli iken, duyusal
alanlar, tüm vücuttan gelen verilerin değerlendirildiği en
üst merkezler olarak işlev görürler. Ayrıca önemli kabuk
alanlarına iki ünlü örnek olarak, konuşmanın planlanmasının
ve "dizgi"sinin gerçekleştirildiği, ön beyin lobundaki Broca
alanı ile, konuşmadaki anlamı kavrama işinde rol alan, şakak
lobunun arka kısmındaki Wernicke alanlarını verebiliriz. Bu
bölgelerde meydana gelen hasarlar, ilgili işlevlerde kısmen
veya tamamen kayıplara yol açar.
Görme,
işitme, motor alanlar gibi bir çok alan, işlevsel ve kısmen
de yapısal olarak farklı bir çok alt alana ayrılırlar.
Bunların dışında kalan kabuk bölgelerinin bir çoğu ise
"birleştirme" yada "ilişkilendirme" alanları (associative
areas) olarak bilinir. Bu bölgeler, ayrık duyuların
birleştirilmesi ve farklı duyulardan gelen girdilerin tek
bir tecrübe halinde birleştirilmesi gibi işlerden
sorumludurlar. Bu işlev halen sinirbilimlerinin en önemli
gizemlerinden bir tanesidir ve gerçekleşme mekanizması henüz
açıklığa kavuşturulamamıştır (Binding Problem).
Şekil
6.
Beyin kabuğunun temel alanları.
Bu gün
beyin kabuğundaki alanların sınıflandırılmasında Broadmann
adlı araştırıcının işlevsel ve hücre mimarisini temel alarak
yaptığı ayrıntılı sınıflandırma halen büyük oranda
geçerliliğini korumaktadır. Buna göre, beyin kabuğu alanları
belli numaralarla belirlenmiştir. Örneğin artkafa lobundaki
birincil görme alanı, Broadmann'ın 17. alanına karşılık
gelir.
Beyin
kabuğunda bulunan yapılar, beş duyumuzun bilinçli
değerlendirilmelerinin yanı sıra, düşünme, plan yapma,
alınan verilerin değerlendirilmesi, eski bilgilerle
karşılaştırılması, kişilik özellikleri, ince el becerileri,
mantık, matematik, sanat, soyut düşünce gibi, nasıl
yapıldıklarına dair elimizde sadece “bilgi kırıntıları” olan
işleri yapar. En önemlisi ise, dünyayı anlamaya çalışırken
kullandığımız en önemli aracımız da işte bu beyin kabuğudur.
Bütün bilişsel işlevlerimiz, sanat, bilim, estetik, ve diğer
tüm insani özelliklerimiz, beyin kabuğunun işlevleri ile
yakından ilişkilidir. Bizim yaptığımız işin temeli ise,
evrendeki en karmaşık yapı olan beyin kabuğunu, yine kendi
beyin kabuklarımızı kullanarak anlamaya çalışmaktır.
Elbette ki, bunun mümkün olup olmadığı bile tartışma konusu
yapılabilir. Fakat biz bu kısmı felsefecilere bırakarak,
elimizden gelen çabayı gösteriyoruz :-)).
MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN İNCE YAPISI
Sinir
sisteminin ana işini yürüten hücreler, nöron (=sinir
hücresi) denen özel hücrelerdir. Bu hücreler, istisnaları
olmak üzere, bir gövde, ağaç gibi yan dallar (dendritler) ve
bir de, bazen dallanabilen ve hücrenin “kararlarını”
diğerlerine ileten, tek bir uzantı (akson)dan oluşurlar.
Nöronlar, görevleri ve bulundukları yerlere göre çok değişik
şekil ve kimyasal içerik farkları gösterirler. Hücrenin
gövde kısmında bulunan çekirdek, hücrenin temel işlevlerini
belirleyen ve DNA molekülü üzerinde kodlanmış halde bulunan
genetik bilgiyi içerir. DNA üzerindeki bilgi, hücrenin
bulunduğu ortama, ortamdaki değişimlere ve hücrenin iç
çevresine bağlı olarak deşifre edilerek, hücre içi olayların
meydana gelmesini sağlar. Bu şifre, bir insanın tüm
hücrelerinde aynı olmasına rağmen, farklı hücrelerde farklı
kısımları kullanılarak, hücrelerin farklı yapı ve işlev
sahibi olmasını mümkün kılar. Çekirdekteki DNA molekülünden
ihtiyaç anında çıkan bilgi, ribozom ve endoplazmik retikulum
dediğimiz hücre içi organcıklarda, hücrenin işlevlerini
düzenleyen proteinler haline çevrilir. Bu proteinler de,
hücre içi olayları etkileyerek, hücrenin fonksiyonunu
etkilerler.
Sinir
hücreleri aynı zamanda birbirleri ile ilişki halindedirler.
Bu sıkı ilişki, sinirsel işlevin temelini oluşturan bilgi
akışını sağlar. Hücreler arası bu bilgi geçiş noktalarına
SİNAPS adı veriyoruz. Sinapslar, değişik tip ve özelliklerde
olmalarına karşın, hemen hepsi bilginin iletimi işlevinden
sorumludur. Kısacası, nöronlar kendi aralarında bağlantılar
kurarak, elektrik devrelerine benzer yollarla iletişim
sağlayıp, beyin işlevlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ana
elemanlardır. Elbette ki, bu elektriksel devre sistemi,
herhangi bir insanın hatta bir sinir bilimcinin hayal
edebileceği karmaşıklığın çok çok ötesinde bir karmaşıklığa
sahiptir.

Şekil
7.
Sinir hücrelerinin şematik yapısı (ileri düzeyde
basitleştirilmiş).
Genel
olarak bir sinir hücresi, gövde ve dendrit (dendron=ağaç;
lat.) dediğimiz gövde dalları aracılığıyla veriler
“alır”. Bu veriler, hücre içindeki genel duruma ve gelen tüm
verilerin toplam etkisine göre, akson dediğimiz, o tek, uzun
ve ince uzantı vasıtasıyla, diğer bir hücreye aktarılır.
Yani, nöron gövdesini ve gövdenin dallarını minik bir
santral, aksonu ise, bilgiyi götüren bir telgraf teli gibi
düşünebiliriz. Daha sonra, aksonla gönderilen bu bilgi, o
aksonun dalları aracılığıyla bir veya binlerce sinir
hücresine (veya kas ve salgı bezi hücreleri gibi diğer
hücrelere) ulaştırılır ve bu hücreler, yine aynı mekanizma
ile bu uyarının gerektirdiği işi yaparlar. Şimdi bu
mekanizmayı biraz hayal etmeye çalışın ve ardından, sadece
beyin kabuğu dediğimiz kısımda bulunan 4-5 milyar sinir
hücresinin, birbirleriyle yapabilecekleri bağlantıların
sayısını hesap edin. İşte vücudumuzda bulunan ve hayal
sınırlarını aşan bir organizasyon örneği...
Sinir
sisteminde sadece sinir hücreleri bulunmaz. Bunların
yanında, kütle olarak merkezi sinir sisteminin yarısını
oluşturan ve sayıca da yaklaşık sinir hücrelerinin on katı
kadar sayıda
bulunan yardımcı hücreler vardır. Bu hücrelere glia (=glue,
yapıştırıcı) hücreleri diyoruz. Çeşitli tipleri olmasına
karşılık, genel işlevleri,
sinir hücrelerinin ve sinir
sisteminin fonksiyonunu sürdürmesine yardımcı olmaktır.
Oligodendrosit (az uzantılı hücre) denen hücreler de,
merkezi sinir sistemi içinde, yan yana ve sıkı bir dizilim
içinde seyreden aksonları, yani sinirlerin elektrik
kablolarını, birbirlerinden izole eden, myelin kılıf
dediğimiz bir kılıf oluşturur. Bu kılıflar, sinir tellerinin
her birinin etrafını sararlar ve onların elektriksel olarak
izole edilmesini sağlamanın yanında, iletkenliğini de
artırırlar. Bir başka glia hücresi olan mikroglia (küçük
glia), en küçük glia hücrelerindendir fakat, görevi, sinir
sistemini yabancı madde ve mikroorganizmalara karşı
korumaktır. Bu hücreler,
fagositoz (=hücrenin yemesi) yapar, yani, yabancı maddeleri
yiyerek yok ederler.
Şekil 8.
Sinir hücreleri ve değişik glia hücrelerinin ilişkileri
(ileri düzeyde basitleştirilmiş).
Astrosit (yıldızsı hücre; astroglia) dediğimiz glia
hücreleri ise, sinir hücrelerinin beslenmesine ve kimyasal
işlemlerine çok önemli yardımlarda bulunur.

Şekil
9.
Astrositler tarafından oluşturulan ayakların beyin kılcal
damarlarını sarması ve kan beyin bariyeri.
Son
yıllarda glia hücrelerinin sinir sisteminin işlevinde
sanılandan çok daha önemli olduklarına dair bir çok çalışma
yayınlanmaktadır. Glia hücreleri, başta haberci moleküllerin
üretimi ve dönüştürülmesi gibi, sinir sistemlerin işlevleri
için vazgeçilmez destekleyici görevler üstlenirler. Bunun
yanında sinir hücrelerinin madde alış-verişinde bulundukları
çevreyi de etkileyip değiştirerek, onların işlevlerinde
belirgin değişikliklere yol açabilmektedirler. Hatta kimi
araştırıcılara göre, bilincin oluşumu, epileptik süreçler ve
diğer geniş hücre topluluklarını ilgilendiren olaylarda glia
hücreleri, sinir hücrelerine göre çok daha önemli roller
oynayabilmektedir. Sinirbilimlerinin gelişmesi ile birlikte
şimdiye kadar hep arka planda kalmış olan bu hücrelerin daha
etkin rollerle karşımıza çıkmalarını bekliyoruz.
Bu
genel yapıyı kısaca inceledikten sonra şimdi biraz daha
derine girelim ve sinir hücrelerinin nasıl haberleştiklerine
kısaca bakalım.
SİNİR HÜCRELERİ NASIL HABERLEŞİRLER?
Az
önce de belirtmeye çalıştığım gibi, sinir hücreleri arasında
sinaps denen geçiş bölgeleri vardır. Buralar, hücreden
hücreye bilgi (elektriksel sinyal) geçişinin olduğu
yerlerdir. Elektriksel ve kimyasal olarak iki tip sinaps
düşünebiliriz. Klasik anlamda bir kimyasal sinaps, sinir
hücresinin ürettiği sinyali o hücreden diğerlerine taşıyan
aksonun dallarından birinin uç kısmı ile, alıcı hücrenin
etrafındaki hücre zarının birbirleriyle yaklaşması sonucu
meydana gelir. Evet, gerçekten de hücreler birbirlerine
gerçek anlamda temas etmezler. Sadece, çok ince bir aralık
bırakacak şekilde yaklaşırlar. Hücrelerin etrafını kaplayan
hücre zarı, bu sinaps alanlarında hafif değişiklikler
gösterir. Bu değişiklikler, sinapslardan sinyal iletiminin
sağlanabilmesi için gereklidir.
Kimyasal bir sinapsta, sinyalin bir hücreden diğerine geçişi,
nörotransmitter olarak adlandırılan ileti maddeleri
aracılığıyla olur. Bu ileti maddeleri, iletinin geldiği
kaynak (presinaptik=sinaps öncesi) hücrenin aksonunun
ucundan salgılanır. Bu salgılanma, elektriksel uyarının
aksonun ucuna gelmesi sayesinde olur. Salgılanan bu ileti
maddeleri, sinapsı oluşturan o iki hücre arasındaki ince
aralığa salgılanmaktadır. Bu salgılanmayı takiben, çok hızlı
bir şekilde, bu ileti maddeleri, karşıdaki hedef (postsinaptik=sinaps
sonrası) hücrenin zarı üzerindeki uygun algaç (reseptör)
moleküllerine bağlanırlar. İşte bu bağlanma, sebep olduğu
çeşitli kimyasal olaylar sonucu, yeni hücrede bir
elektriksel sinyalin doğmasına sebep olur. Çeşitli
sinapslardan gelen verilerin toplanması veya bir sinapstan
ardı ardına birkaç sinyalin yeni hücreye geçirilmesi ise,
yüksek bir elektriksel potansiyel doğurur. Bu potansiyel,
aksiyon potansiyeli adını alır ve işte bu potansiyel, diğer
hücrelere aktarılmak üzere, akson vasıtasıyla gönderilen
elektriksel sinyalin ta kendisidir.
İşte
hücreler arası iletimi sağlayan mekanizma, kısaca bu şekilde
işler. Bu sinyal geçişi, sadece sinir hücreleri arasında
değil, kasılma emrini kas hücrelerine taşıyan sinir
uçlarıyla kas hücreleri arasında ve bezlere salgı emrini
veren uçlarla salgı bezi hücreleri arasında da mevcuttur.
Küçük ayrıntı farklarıyla beraber, mekanizma benzerdir.

Şekil
10.
Genel bir kimyasal sinapsın şematik görüntüsü.
Sinapsların bir diğer önemli özelliği de “değişebilir”
olmalarıdır. Bu durum, yakın zamanlarda ortaya konmuş bir
mekanizmadır ve ilginç sonuçları vardır. Yani, iki (veya
daha fazla) hücre arasındaki bu iletişim bölgelerini
oluşturan hücre bölgeleri, aktifliklerini ve
duyarlılıklarını ve hatta şekillerini değiştirirler. Bunun
yanında, sinapslar, hücrelerin aktifliklerine bağlı olarak
sürekli biçimde oluşup kaybolurlar. Yani sinaps dediğimiz
bölgeler, hücrenin kolu-bacağı gibi sabit bir yapı değildir.
Sürekli değişirler. Bunu, beyin fonksiyonları açısından
düşünecek olursak, sinir hücreleri, her türlü aktiviteye
bağlı olarak, aralarındaki bağlantıların sayılarını ve
özelliklerini değiştirebilirler. Yani beyin, "her" yaptığı
iş (aklınıza ne geliyorsa...) sırasında değişmektedir.
“Düşünce düşüneni değiştirir” sözü, belki bu açıdan daha
anlamlı hale gelmekte. Yakın zamanlarda, yaptığımız öğrenme
deneyleri ile kendilerine bir şeyler öğretilen hayvanların,
öğrenmeyle ilgili beyin bölgelerinden bazılarında, bu
iletişim bölgelerinin sayısında artış olduğunu bulmuş
olmamız, bu durumun bir başka göstergesi sayılabilir.
Sinir
sistemi hakkında aslında daha söylenecek çok fazla şey var.
Fakat, konuyla derinden ilgilenmeyenler için, buraya kadar
olan bilgiler, sinir sisteminin nasıl bir şey olduğu ve
beynimizin nasıl çalıştığı gibi konularda genel bir kanı
verecektir. Kanımca, insan için anlaşılması gereken en
önemli şey, her gittiği yerde yanında götürdüğü vücudu ve
özellikleri. Hele bir de entelektüel bir insan için, tüm
insan vücudu konusunda olmasa bile, en azından sinir
sisteminin işleyişi ve merkezi sinir sisteminin
fonksiyonları hakkında genelden öte bir bilgiye sahip olmak
kaçınılmazdır. Yaşadığımız dünyayı ve evreni anlamanın bir
yolu da, onu nasıl algıladığımızı anlamaktan geçer...
KAYNAK:
Sinancanan.tripod.com
Daha geniş
bilgi için aşağıdaki sayfaları inceleyebilirsiniz.
Nöroloji Birimi
Sinir Sistemi
İlaçları
Konu Hakkında Testler için
Tıklayınız....
Akıl-Beyin-Kültür.... Güncel Haberler
|