Şeker hastalığı antik çağlardan beri ciddi bir sağlık problemi olarak fark edilmiştir.Günümüzde tıp literatüründe kullanılan, Diabetes ve Mellitus kelimeleri Yunanca akıp gitmek anlamına gelen dia + betes ve bal kadar tatlı anlamına gelen mellitus kelimelerinden türetilmiştir. Diabetes kelimesi ilk kez Anadolu topraklarında, Kapadokya'da M.S. 2. yüzyılda Arateus tarafından kullanılmıştır. Arateus şeker hastalığını idrar miktarında artma, aşırı susama, ve kilo kaybının olduğu bir hastalık olarak tanımlamıştır.
Diyabet fiziksel bir hastalık olmasına rağmen diyabetliler sıklıkla bu hastalığın psiko-sosyal etkilerinden zarar görürler. Çünkü psiko-sosyal sorunlar kişinin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemekte ve kişinin hayattan zevk alma eşiğini yükseltmektedir. Her ne kadar diyabete aktif olarak sebep pankreas organından yeterli insülin salınamaması olsa da pasif sebeplerden olan ve şekeri artıran etkenler de bir o kadar önem arz etmektedir. Hatta ikinci grup sebepler daha yaygın olduğundan diyabetin gidişatını ve şiddetini daha büyük oranda etkilemektedirler. İnsülin eksikliği bir şekilde yerine konabilmektedir ancak diğer sebeplerin bertaraf edilmesi bu kadar kolay olmamaktadır. Haliyle pasif görünen ancak daha önemli olan ikinci grup sebeplerle mücadele etmek çok daha önemlidir.
İnsanoğlu yaşadığı müddetçe stresle her an karşı karşıya gelmektedir. Çünkü duyu sistemlerimiz ve beyin strese çok duyarlıdır ve en küçük bir stres etkenine hemen cevap vermektedir. Haliyle stres beyni etkilemekte ve beyinde stresle ilgili mekanizmaları harekete geçirmekte ve sonuçta tüm vücudu etkileyen bir cevap oluşmaktadır. Strese karşı oluşan cevaplardan biri de kan şekerinin yükselmesidir. Stres anında beyin stres hormonlarının, ki bunlar adrenalin, glukagon, kortizol gibi hormonlardır, salınmasını tetiklemekte ve bu hormonların hepsi de kan şekerini artırma yönünde etki etmektedirler. Bu stres uzun süreli olursa insüline duyarlı organlarda yetersizlik oluşur ve şeker metabolizması geri dönüşümsüz bir şekilde bozulur, yani kişide Tip 2 diyabet dediğimiz durum ortaya çıkabilir. Sonuç olarak diyebiliriz ki diyabet hastalığının en önemli sebeplerinden biri uzun süren strestir.
Bu açıdan baktığımızda diyabetin tedavisinde stres etkenlerinin minimuma indirilmesi başköşeyi oluşturmaktadır. Stresle başa çıkma en az ilaç tedavisi kadar, hatta bazen daha da fazla önemlidir. Stresle başa çıkabilmek için de strese sebep olan etkenleri iyi tanımak ve diyabet hastalarında rutin olarak psikolojik araştırmaları yapmak zorunludur. Bu yazıda diyabette sık görülen psikiyatrik durumları tanımlayıp bunlara karşı neler yapabileceğimizi ortaya koymaya çalışacağım.
Diyabete Özgü Psikiyatrik Durumlar
Duygusal tepkiler
Depresyon
Bunaltı bozuklukları
Organik beyin sendromu
Bedenselleştirme bozuklukları
1. DUYGUSAL TEPKİLER
Diyabette görülebilen duygusal tepkileri tespit edebilmek için önce diyabetik bir hastanın neler yaşadığıyla ilgili empati kurmak faydalı olacaktır. Bir insan düşünün bir dahili muayene sırasında şekeri yüksek çıkıyor ve yapılan tetkiklerle diyabet olduğu kesinleşiyor. Diyabet ki insanın hayatını kısıtlayan ve kötü sonuçları olan bir hastalık. Bu durumda kişi büyük bir tehdit ve tehlike algısına girip sonunun geldiği düşüncesine kapılır. Artık hayat bir manada onun için bitmiştir ve bundan sonra tatsız ve tuzsuz olacaktır. Bu zihinde beliren ilk negatif düşünce aslında diyabetli hastaların psikiyatrik durumlarının temelini oluşturmaktadır.
Diyabetlilerde gelişen bir tepki de kişiliğin tehdit altında olduğunu hissetme ve sonuçta gelecek kaygısına düşmektir. Kişi bağımsızlığını ve yeterliliğini kaybedeceği duygusuna kapılır. Bu da ilerleyici bir güven kaybına sebep olur.
Beden imajlarının bozulacağı, çekiciliğinin kaybolacağı ve çevrenin kendisine olan ilgisinin azalacağı düşüncesi de bir diğer tepkidir. Kişi diyabeti bir damga olarak düşünmekte ve toplumun da bu damgalanmayı şiddetlendireceği şekilde davranacağını düşünür. Sanki bir suçludur, bu hastalıktan dolayı ikinci sınıf bir insan olmuştur ve çaptan düşmüştür.
Her insan kendi içinde bir takım çatışmalar yaşar. Ancak bunları uygun savunma mekanizmaları ile dengeler ve bu şekilde hayatına devam edebilir. Diyabette ise savunma mekanizmaları zayıfladığı ve daha kalitesiz savunma mekanizmaları kullanılmaya başlandığı için eskiden beri süre gelen çatışmalar gün yüzüne çıkmaya başlar. Denge bozulduğundan dolayı kişinin psiko-sosyal hayatını olumsuz yönde etkiler ve işlevsellik ileri derecede bozulabilir.
Yine insan için en büyük yaşam motivasyonlarından biri olan cinsellik konusunda kaygılar yaşayabilirler. Özellikle erkeklerde iktidarsızlık endişesi had safhada olabilir. Yapılan araştırmalarda diyabetli erkeklerde gelişen erektil disfonksiyonun (sertleşme kusurunun) % 50'si psikojenik kaynaklı olarak tespit edilmiştir.
İnkar da sık görülen bir reaksiyondur. Kişi hasta olduğunu bir türlü kabullenemez ve yokmuş gibi davranmaya başlar. Ancak bu kişinin hem ilaç tedavisine uyumunu bozar hem de psikolojik mücadelesine olumsuz etki eder.
Hastalıklı bir şekilde birine bağımlılık da sık görülür. Kişi de şiddetli bir ölüm korkusu gelişir ve aileden veya çevreden birisine çok bağımlı hale gelir. Yalnızlık korkusu, inisiyatif kaybı diyabetli ve bağımlı olduğu kişiyi sınırlandırır, bunaltıya sokar.
İsyan duygusu gelişebilir. Niye ben, benim ne günahım vardı gibi isyan tepkileri sık görülür. Bu isyanın neticesinde hayata küser ve bir çok değere olan inancını yitirebilir.
2. DEPRESYON
Diyabetli hastalarda görülen en sık psikiyatrik bozukluktur. Diyabetin direk depresyon oluşumuna etki ettiği söylenemez ancak dolaylı yollardan depresyona sebep olabilir. Diyabet neticesinde ortaya çıkan duygusal tepkiler, komplikasyonlar, şeker yüksekliğine bağlı beyin metabolizmasının bozulması ve fiziksel gücün azalması depresyona yatkınlığı artırabilir. Ancak daha mühim olan konu ise depresyonu olan diyabet hastalarının karşılaştığı tehlikelerdir. Depresyonun % 50'sinde kortizol hormonu yüksek bulunmuş. Bu hormon yükseldiği zaman kan şekerini artırmakta ve alınan anti-diyabetiklerin ve insülinin etkinliğine direnç oluşumuna sebep olmaktadır. Şekeri bir türlü düşmeyen hastalarda bu durumun olması kuvvetle muhtemeldir. Biyolojik etkisinin yanında depresyon kişinin yaşama isteğini azalttığı için hastanın tedaviye ve iyi olmaya karşı motivasyonunu azaltmaktadır. Aman bundan sonra yaşasam ne olur, yaşamasam ne olur gibi bir mantık gelişir. Sonuçta kişide tedaviye uyumsuzluk ve hastalıkta gitgide kötüye gitme söz konusu olur.
Depresyonun Belirtileri a. Neredeyse hergün, gün boyunca kendini boş ve üzgün hissetme.
b. Diyet yapmıyorken belirgin kilo kaybı veya kilo alma (Vücut ağırlığının %5'inden çoğunun bir ay içinde artması ya da uzaması.)
c. Geceleri uyuma güçlüğü çekmek ya da çok fazla uyumak.
d. Endişeli, heyecanlı, içi içine sığmama durumu olarak tanımlanan "ajitasyon" içinde olmak ya da fiziksel olarak yorgun, dermansız hissetmek.
e. Belirgin olarak, yapılan aktivitelerde ilginin ya da tatminin kaybolması. (Hiç bir şeyden zevk almamak, yapmak istememek.)
f. Kendini haddinden fazla, yersiz olarak suçlamak ve kendini değersiz bulmak.
g. Düşünme ve konsantrasyon yeteneklerinde azalma, kararsızlık.
h. Sık sık ölümü düşünmek (sadece ölüm korkusu değil), intiharı planlamak veya intihara kalkışmak.
3. ANKSİYETE ( BUNALTISI = KAYGI) BOZUKLUĞU
Anksiyete (bunaltı-kaygı) sorunu da depresyon gibi, diyabetlilerde görülme sıklığı toplumdakinden daha fazla olan diğer bir önemli psikolojik sorundur. Diyabeti olan (ve tabi ki, diyabeti olmayan herkes) zaman zaman, bazı şeylere endişelenir; bunların bir kısmı hastalıklarla ilgilidir. Kan şekeriniz ya da diyabet nedenli hastalıklar hakkında endişelenmek, işiniz veya aileniz hakkında endişelenmek kadar normaldir. Ancak klinik kaygı düzeyinde kabul edilen sorun, kişinin kendini tehdit altında hissettiği durumlarda yaşadığı gerilim halidir. Bu gerilimi sıkıntı, endişe, korku, panik, kaygı şeklinde görebiliriz. Diyabetik hastalarda hayatlarının tehdit altında olduğu duygusu çok yoğun bir şekilde yaşanır. Kişi bedeninin kendi kontrolünden çıktığı kaygısını yaşar, diyabet bir nevi kontrolü eline almıştır. Bu kontrolünü kaybetme korkusu kişiyi anksiyete (bunaltı) bozukluğuna götürebilir. Panik ataklarla seyreden panik bozukluğu, yalnız kalamama, dışarı çıkma korkusu, her an bir sorun çıkacağı korkusu yaşamaya başlar. Bu da yaşam kalitesini önemli ölçüde azaltır, yine tedavi etkinliğini sekteye uğratır.
Bunaltı bozukluğunun belirtileri ise şunlardır;
Huzursuzluk hali, heyecan, iç daralması.
Çabuk yorulma.
Yapılan işe zor konsantre olma ya da birden kilitlenme (Bir an için hiçbirşey düşünememe, uygun bir şey söylememe).
Sinirlilik, aşırı duyarlılık.
Kas gerginliği
Uyku bozukluğu (uykuya dalmada ya da uykuda kalmada güçlük, tatminsiz uyku)
4. YEME BOZUKLUKLARI
Diyabetli hastalarda ölüm korkusu gelişebilir ve bu da yeme konusunda bir bozukluğa sebep olabilir. Olası bir yeme problemlerinin belirtileri şunlardır;
Boy, iskelet yapısı ve yaşa uygun olan ağırlıktan %85 zayıf olmak.
İdeal kilonun altında olduğu halde, kilo almaktan ve şişmanlıktan aşırı korkma.
Kilo alma korkusuyla aşırı egzersiz yapma.
Adet düzeninde (ardarda en az 3 adet döneminde) aksama olması.
Üç ay süre ile, haftada en az 2 kere bir oturuşta fazla miktarda yemek yeme.
Yemekten kendini alamama hissi.
Kilo vermek ya da kilo almamak için yediği yemeği kusma veya çeşitli ilaçlar kullanmak.
Bilinçli olarak ihtiyacınızdan insülin injeksiyonu yaparak zayıflamaya çalışmak.
5. ORGANİK BEYİN SENDROMU
Depresyondan sonra ikinci sıklıkta görülen psikiyatrik durumdur. Şeker metabolizmasındaki uzun süreli bozukluk beyinde fonksiyonal bozukluğa yol açabilir. Sonuç olarak erken bunama ve zihinsel fonksiyonlarda gerileme görülebilir. Kişi günden güne unutkan olmaya başlar, dikkatini ve konsantrasyonunu sağlamada zorluk çekmeye başlar. Sinirli, davranışlarını kontrol edemez bir hale gelebilir.
6. BEDENSELLEŞTİRME BOZUKLUKLARI
Diyabetik hastaların bir kısmında savunma mekanizmaları bozulur ve kişide uygunsuz savunma örnekleri yaşanmaya başlar. Kişi daha çok ilgi çekmek ve daha çok hizmet görmek için hastalığını abartma eğilimine girebilir. Sıkıntılarını sözel olarak ifade edemeyip beden diliyle ifade etmeye başlayabilir. Mesela hastalığı ile ilgili olmayan psikojenik ağrılar (sırt, bel, kalça gibi) yaşayabilir. Yine diyabetin bir komplikasyonu olan kol, bacak gangrenleri sonrasında organların kesilmesi sonrasında fantom ağrısı denen bir ağrı çeşidi gelişebilir. Burada kişinin bacağı olmadığı halde varmış gibi ağrı duyması söz konusudur.
DİYABETLİ HASTALARIN PSİKOLOJİK SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNDE NELER YAPILABİLİR?
Destek tedavisi;
Burada öncelik hastanın bilgilendirilmesindedir. Hasta ile empati kurulmalı ve neler yaşayabildiği hissedilmeye çalışılmalıdır. Bilgilendirme olabildiğince açık ve net olmalıdır. Hastanın durumu hakında gizli bir şey kalmamalıdır. Hasta nelerle mücadele etmesi gerektiğini bilmelidir. Ayrıca ailelerin eğitimine önem verilmelidir. Diyabetin nasıl bir hastalık olduğunu, kişilerin ne gibi fiziksel ve psikolojik durumlarla karşılaşabilecekleri, tedavi sürecinde kendilerinin ne gibi etkilerinin olabileceği ayrıntılı bir şekilde anlatılmalıdır. Bu eğitim verilmezse belli bir zaman sonra ailenin hastalığı inkarı söz konusu olmakta bu da hastanın tedaviye uyumu konusunda büyük etkisi olan aile desteğini minimuma indirmektedir. Ayrıca aile hastalığı tanımadığı zaman bunalıma girebilmekte ve sonuçta kendisini yetersiz hissedebilmektedir. Bu yetersizlik duygusu zamanla yerini suçluluk duygusuna bırakabilmekte ve aile fertlerinde depresyon, bunaltı gibi psikiyatrik sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Bu hastanın bakımına ayrıca negatif etki etmektedir.
Sonuçta sosyal desteğin sağlanması, kişinin kendisini yalnız hissetmemesine hasta-aile-hekim dayanışmasının tesis edilmesine imkan verecektir.
Rehabilitasyon;
Hastanın duygusal, mesleki, çevresel ve fiziksel işlevleri diyabetle tehdit altına girmiş gibi hissedilir. Hastalığının bunları tehdit etmediğine, iyi bir tedavi uyumuyla diğer sağlıklı insanlar gibi yaşayabileceğine ikna edilmeli. Bunun yapmak için inandırıcı ve gerçekçi örnekler vermek gerekir.
Diyabetiyle yaşaması gerektiği gerçeği anlatılmalı. Diyabetli olmanın hayatın sonu olmadığı, bu hastalığın iyi bir tedavi uyumuyla kontrol altına alınabileceği ve bir korkulacak duruma sebebiyet vermeyeceği konusunda bilgilendirilmeli.
Hasta diyabetinden dolayı sosyal kısıtlama altına girmişse kendisine somut önerilerde bulunulmalı hatta bu konuda ön ayak olunmalıdır. Öneriler yemek yeme, egzersiz yap, kendi kendinin doktoru ol gibi yüzeysel önerilerden ziyade direk uygulanabilir öneriler olmalıdır.
Psikoterapi;
Hastaların psikolojik sorunlarının dile getirilmesi ve bu konuda eğitim verilmesi çözüm sağlama açısından yetersiz olmaktadır. O yüzden kişinin yeni duruma adapte olması ve gerekli olan değişimi yaşayabilmesi için bir terapi sürecine girmesine büyük fayda vardır. Çünkü bahsedilen önerilerin hayata aktarılması belli bir zaman diliminde sürekli gündeme gelmesiyle başarılabilmektedir. Bu da ancak düzenli bir terapi programıyla yapılabilir. Psikoterapi ayrıca depresyon, bunaltı. Panik gibi psikiyatrik durumlarda kişiye yardımcı olabilmektedir. Kişi bu program içinde neuro-biyo-feedback denen bir yöntemle sıkıntısını kontrol edebilmeyi, stresle başa çıkmayı öğrenebilir, sıkıntı esnasında nefesini kontrol etmeyi, kaslarını gevşetmeyi başarabilir.
İlaç tedavisi;
Depresyon, bunaltı, panik, uykusuzluk gibi durumlarda bağımlılık yapmayan, kilo aldırmayan ve hatta iştahı kontrol altına almaya yardımcı olan ilaçlar verilebilir. Hatta depresyon vs psikiyatrik durum şartı aranmadan kişiyi olası bir psikiyatrik durumdan korumak amaçlı koruyucu ilaç tedavisi bile gündeme getirilebilir.
SONUÇ;
Şeker hastalığı fiziksel problemler kadar psikolojik problemlerin yaşanabildiği bir hastalıktır. Yaşanabilecek psikiyatrik sorunlar hastanın tedavi uyumunu bozmakta ve fiziksel zararların artmasına sebep olabilmektedir. Bu yüzden şeker hastalarına rutin olarak psikolojik destek programı uygulanmalı ve bu yolla yaşam kalitelerinin artırılması sağlanmalıdır. |